Feed on
Posts
Comments

Fransız matematikçi Blaise Pascal, Tanrı’nın varlığına dair olasılıklar ne kadar az olursa olsun, yanlış tahminde bulunmanın daha da büyük asimetriye sahip bir cezaya sebep olacağını öngörmüştür. “Tanrı’ya inansan iyi olur, çünkü eğer haklıysan ebedi mutluluk seni bekliyor; ancak hatalıysan zaten bir şey farketmeyecek. Diğer taraftan eğer Tanrı’nın var olmadığına inanıyorsan ve hatalıysan o zaman ebedi azap seni bekliyor, ancak haklıysan zaten bir şey farketmeyecek”. Görünürde hangi tarafı seçmemiz gerektiği gayet açık : Tanrı’ya inanmalıyız.

Ancak bu argümanla ilgili temel bir sorun var. Bir şeye inanmak siyaset icabı ya da tedbiren yapılabilecek bir şey değildir. En azından benim özgür irademle karar verip uygulayabileceğim bir şey değil. Camiye gidip namaz kılmaya karar verebilirim. Oda dolusu Kuran’a el basıp içerisinde yazan her şeye inandığımı söylmeye karar verebilirim. Ancak bunların hiç birisi gerçekten inanmıyorsam benim inanmamı sağlayacak şeyler değil. Pascal’ın kumarı, ancak Tanrı’ya inancı taklit etmeye yarayabilen bir argümandır. Ayrıca inandığınız Tanrı’nın her şeyi bilen bir Tanrı olmaması gereklidir zira eğer inanmadığınız halde inanıyormuş gibi yaparsanız Tanrı sizin sahtekarlığınız görecektir.

Blaise Pascal

Peki niye Tanrı’yı en memnun edecek şeyin Tanrı’ya inanmak olduğunu düşünüyoruz? İnanmak niye bu kadar özel? Tanrı’nın şefkati, cömertliği ve mütevaziliği de ödüllendirmesi olası değil mi? Ya eğer Tanrı bir bilim adamı gibi düşünüyorsa ve en yüksek ahlaki değer olarak gerçeği aramayı görüyorsa? Eğer bu evreni tasarlayan Tanrı’nın bilim adamı olması gerekli değil midir? Bertran Russell ölüp de Tanrı’yla karşılaşırsa ne diyeceği sorulduğunda “yeterli kanıt yoktu Tanrım, yeterli kanıt yoktu” diye cevap vermiştir. Tanrı’nın Russell’ın cesur şüpheciliğine Pascal’ın korkak kumarcılığına duyduğundan daha büyük saygı duymayacağı ne malum? Unutmayın, bir iddia’dan bir kumardan sözediyoruz. Siz iddiaya girecek olsaydınız paranızıTanrı’nın dürüst olmayan sahte inanca mı (hatta dürüst inanca da) yoksa son derece dürüst şüpheciliğe mi kıymet vereceğine yatırırdınız?

Daha da ileri gidelim, öldüğünüz zaman karşınıza çıkan Tanrı’nın Allah, Yahveh, ya da İsa-Baba-Kutsal Ruh değil RA ya da Baal olduğunu düşünün. Baal de en az Eski Ahit’teki Tanrı kadar kıskanç olsun. Pascal’ın bu durumda yanlış tanrı yerine hiç bir tanrıya inanmaması daha iyi olmayacak mı? Diğer olası tanrı ve tanrıçaların sayısı aslında olasılıkları tümden değiştirmiyor mu? Pascal muhtemelen bu iddayı söylerken şaka yapıyordu, aynı bizim de iddiayı çürütürken şakayla karışık çürüttüğümüz gibi. Ancak bir çok insan bu iddiayı çok ciddiye alarak Tanrı inancı için bir koz olarak kullanıyor bu sebeple de değinmek yerinde olacaktır.

Richard Dawkins – The God Delusion / Tanrı Yanılgısı 3. Bölüm S 103 ‘ten tercümedir.

Gökten inen demir

Kuran’ın iddia edilen mucizelerinden birisi Hadid suresinde geçen demir’in indirilmesinin, süpernovalarla oluşan demir elementinin dünyaya ulaşmasını tasvir ettiği şeklindedir. Hatta Hadid suresinin 57. sırada olması da bir mucize olarak görülür zira Al-Hadid olan orijinal ismin ebced hesabıyla değeri 57′dir.

Öncelikle söz konusu ayeti, yani Hadid suresinin 25. ayetini bir inceleyelim.

1. lekad : andolsun

2. erselnâ : biz gönderdik

3. rusule-nâ : resûllerimiz

4. bi el beyyinâti : beyyineler ile, deliller ile, ispat vasıtaları ile

5. ve enzelnâ : ve indirdik

6. mea–hum : onlarla beraber

7. el kitâbe : kitap

8. ve el mîzâne : ve mizan

9. li yekûme : ikâme etsinler, yerine getirsinler

10. en nâsu : insanlar

11. bi el kısti : adalet ile

12. ve enzelnâ : ve indirdik

13. el hadîde : demir

14. fî-hi : onda, onun içinde

15. be’sun : sertlik

16. şedîdun : kuvvetli

17. ve menâfiu : ve pekçok menfaatler, faydalar

18. li en nâsi : insanlar için

19. ve li ya’leme : ve bilsin, belirtsin, belli etsin

20. allahu : Allah

21. men : kim, kimse(ler)

22. yansuru-hu : ona (kendisine) yardım edecek

23. ve rusule-hu : ve onun resûlleri, resûlleri

24. bi el gaybi : gaybda, görmeden

25. inne : muhakkak

26. allahe : Allah

27. kavîyyun : kavî, kuvvetli

28. azizun : azîz

Ayetin Türkçe dilbilgisine göre düzenlenmiş meali şu şekilde:

Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Kendisinde müthiş bir güç ve insanlar için birçok faydalar bulunan demiri yarattık (ki insanlar ondan yararlansınlar). Allah da kendisine ve Resûllerine gayba inanarak yardım edecekleri bilsin. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

Diyanet eski meali:

And olsun ki peygamberlerimizi belgelerle gönderdik; insanların doğru (adaletli) hareket etmeleri için peygamberlere kitap ve ölçü indirdik; pek sert olan ve insanlara birçok faydası bulunan demiri de indirdik. Bu, Allah’ın dinine ve peygamberlerine görmeksizin yardım edenleri meydana çıkarması içindir. Doğrusu Allah kuvvetlidir, güçlüdür.

Belli ki mucizeciler tarafından buradaki “indirdik” ifadesi demirin gök yüzünden “inmesi” şeklinde kelime anlamıyla alınıyor.

Demir, çok büyük ve çok sıcak (2.5 milyar kelvin – Güneşin yüzey ısısı 5000 kelvin civarında) yıldızlarda silikon yanma süreci adı verilen bir kimyasal süreç sonunda oluşuyor. Yıldız bu süreç sonunda soğumaya ve demiri biriktirmeye başlıyor. Ta ki enerjisi kütlesini sürdürmeye yetmeyecek noktaya gelene dek. Bu noktada yıldız çöküyor ve süpernova haline geliyor. Süpernovalarla etrafa yayılan maddeler de gezegenler ve diğer yıldızları oluşturuyorlar.

Şimdi Kuran’a geri dönelim. Eğer gerçekten ayet “demir’i indirdik” derken “yarattık” ya da “oluşturduk” yerine “gökten indirdik” manasında kullanıyorsa, o zaman Kuran bilimsel olarak yanılıyor demektir. Zira demir, dünya oluştuktan sonra patlayan yıldızlardan yer yüzüne düşen bir madde değil. Dünya ve Güneş oluşurken var olan bir madde.

Bir diğer nokta, eğer ayet “demiri indirdik” diyorsa yine Kuran’da anlatılan “Ol dedi ve oldu” şeklindeki yaratılış hikayesiyle çelişmiş oluyor. Zira Güneş sisteminden önce Güneş sistemini ve gezegenleri oluşturacak bir süpernova patlamasının gerekli olduğunu ima ediyor. Yani “ol dedi ve oldu” senaryosu geçerliliğini yitiriyor. Bir “önceki hal” gerekliliği doğuyor.

Ancak eğer Kuran “demiri indirdik” derken gökten düşen demir meteoritlerinden sözediyorsa, bu Muhammed zamanında zaten bilinen bir olaydı. Tibet’te MÖ 1000 yıllarında yapıldığı belirlenen ve Thokcha adı verilen süs eşyaları demir meteoritlerinden yapılıyordu. Frigyalılar MÖ 7. yy’da “gökten düşen ve “Kibele’nin iğnesi” adı verilen, daha sonra Roma’ya götürülen bir demir meteorit’e tapıyorlardı. Mısırlılar demire “bja” ya da diğer manasıyla “göklerin/cennetin imal edildiği madde” diyorlardı. Yani Muhammed zamanında demir meteoritlerinin gökten düştüğü yaygın, eski ve bilinen bir bilgi/inanç idi.

Günümüzde de Dünya’ya kadar ulaşan meteorların 90%ının demir meteoritleri olduğu bilinmektedir. Bunun sebebi bu meteorların taşlardan kolayca ayırt edilebilmesi ve hem atmosfere girerken, hem de yere çarptıktan sonra oluşan aşınmaya görece daha uzun dayanabilmesi.

Buradaki esas soru, acaba Kuran gerçekten “indirdik” derken, kelime manasıyla bir inişten mi, bir alçalmadan mı bahsediyor sorusu. Bunu anlamak için ayetin Arapçasındaki “indirme” manasına gelen kelimeye yani NZL kökünden gelen “enzelna” kelimesine bakmamız gerekmekte. Eğer dikkat edilirse, Hadid 25′te bu kelimenin iki kere geçtiği görülecektir. Birincisi “deliller ve adalet (terazi veya denge olarak da tercüme edilir) ile indirilen peygamberler” ve diğeri “indirilen demir“. Eğer burada doğrudan kelime anlamı ile alırsak sadece demir değil, peygamberlerin de indirildiğini düşünmemiz gerekir. Ancak İslam’a göre indirilen bir peygamber var ise o da Adem’dir. Geri kalan tüm peygamberlerin mucizevi bile olsa (İsa) doğum yoluyla dünyaya geldiğini söyler. Açık ki burada “ispatlar ve deliller” ile indirilen kişi derken ikna etmek için Havva’dan başka kimsesi olmayan Adem’i değil, çoğalan ve Hak yolunu unutan insanları ikna etmek için gönderilen peygamberleri kastediyor.

“NZL” ya da “Enzele” kelimesi sadece bu ayette geçmiyor tabi ki. Zümer suresi 6. ayette de “ve enzele lekum mine-l-en’ami semaniyete” diyor, yani “sizin için dört ayaklı hayvanlardan 8 tane indirdi”. Ayetin tamamının Elmalılı meali şu şekilde:

O, sizi bir nefisten yarattı. Hem sonra onun eşini de ondan var etti. Sizin için yumuşak başlı hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi analarınızın karınlarında üç karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa yaratıp duruyor. İşte Rabbiniz Allah O’dur. Mülk O’nundur, O’ndan başka tanrı yoktur. O halde nasıl haktan çevrilirsiniz?

Dikkat edilirse burada kelimenin aynısı kullanılmasına rağmen gayet net bir şekilde “indirdi”nin “yarattı”, “verdi” manasında kullanıldığı görülüyor. Halbuki kelime manasıyla almış olsa idik gökten indirilen hayvanlardan bahsediyor olmamız gerekirdi.

Aynı kelimenin sözlük anlamıyla kullanıldığı yerler de var. Örneğin Bakara 22. Diyor ki Kuran “ve enzele min es semai maen” yani “gökyüzünden su (yağmur) indirdi” Burada “enzele” kelime manasıyla alınıyor, ancak ayetin tamamına bakarsak bunun niye öyle olduğu görülebilir :

O, yeri sizin için döşek, göğü de bina yapan, gökten su indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkarandır. Öyleyse siz de bile bile Allah’a ortaklar koşmayın.

Burada net bir şekilde “gökten su indirdi” diyerek kelime manasıyla kullanıldığı görülebiliyor. Fakat “demir”den bahseden ayette “gökten indirdi” ya da “yıldızların olduğu yerden indirdi” gibi bir detaylandırma yok. Dünyanın atmosferinde oluşan yağmur ve uzaydan gelerek atmosfere giren meteorlar arasında da bir paralellik olmadığı gayet açık.

Yani “indirdik” derken Kuran’ın “yarattık”, “oluşturduk”, ya da hitap ettiği kitleyi düşünürsek “size bağışladık” diyor olması daha mantıklıdır.

Kuran’daki 57. surenin adı olan ve ebced hesabıyla 57 değerini veren al-hadid kelimesinin tesadüfen bu şekilde olmadığı iddia edilmektedir. Öncelikle bir şeyin “tesadüfen” olmadığını iddia etmek için onun bilinçli ve bilerek yapılmış olduğunun ispat edilmesi gerekmektedir. Yani “bu tesadüf olamayacak kadar tekil bir olay, nadir bir olay” demek ispat değildir. Kaldı ki Hadid suresinin Nuzl sırası 94′tür ve Kuran bir araya getirilirken kullanılan sıra ile 57. sıraya oturmuştur.

Demir’in atomik ağırlığının surenin sırasıyla örtüştüğü de iddia edilir. Ancak buradaki iddia biraz esnetmeli, zira demirin atom ağırlığı 55.845 amu’dur ve mucizeciler bunu 56′ya yuvarlarlar – ancak 57. sırada değil, 56. sırada olabilmesi için derler ki “Fatiha suresi bir duadır ve aslında Kuran’a sonradan eklenmiştir”. Bu noktada Kuran’ın eksiği ve fazlası olmayan Allah kelamı olduğu iddiasına güle güle demek zorunda kalırlar.

Edip Yüksel mealinde şöyle bir dipnot var:

Edip Yüksel Meali Meali 25. Ayet Açıklaması

Demirin öneminden ve özelliğinden söz eden biricik ayetin yer aldığı Demir Suresi, demir elementinin bazı kimyasal özelliklerini sayısal ilişkilerle vermektedir. HHaDYD (demir) kelimesinin ebced, yani sayısal değeri, 8+4+10+4=26 olup demir elementinin atom numarasına denktir. EL-HHaDYD (belli bir demir) kelimesinin sayısal değeri de, 1+30+8+4+10+4=57 olup demirin belli bir izotopunun atom ağırlığına eşittir. Kuşkusuz, bunu, Kuran’dan da önce varolan Arapça dilinin ilginç bir rastlantısı olarak değerlendirenler olacaktır. Ne var ki aynı kelimeyle isimlendirilen bu Surenin sıra numarasının 57 olması Kuran’ı düzenleyenin bu “rastlantı”dan haberli olduğuna işaret ediyor. Demir elementinden sözeden bu ayet, Besmele dahil edilirse, Surenin 26′ıncı ayetidir; yani demirin atom numarasına denktir. (Kuran’ın 19 kodlu matematiksel sisteminde, numarasız Besmeleler kelime sayımlarına katılmamakta ancak Kuran ayetlerinin sayımına katılmaktadır). Bu Suredeki toplam ayetler Besmele’siz 29, Besmele dahil 30 olup, herbiri demir atomunun dört izotopundan ikisinin nütron sayılarına denktir. Tanrı isminin Sure içindeki tekrar sayısı da geride kalan izotopun nütron sayısını vermektedir. Surenin başından itibaren 26′ıncı Tanrı ismi demirden söz eden ayetin içindedir. Ayetteki “indirdik” kelimesinin kullanılışı da ilginçtir. Yıldızların ve gezegenlerin oluşumu konusunu inceleyen modern astronomi kitaplarına bakarsanız, gezegenlerin yaratılışında demir elementinin rolunu ve “yarattık” yerine “indirdik” sözünün tercih edilme nedenini öğrenebilirsiniz. Bu konu üzerindeki gözlemlerim ve yorumlarım, 1986 yılında “Kuran’da Demirin Kimyasal Esrarı” adlı kitapçıkta yayımlandı. Bak 4:82.

Evet demirin atom numarası 26dır. Diyelim ki Kuran bunu gizli bir mesaj olarak vermek istedi. Acaba Kuran’daki diğer bahsi geçen elementlerde bu durum tekrarlanıyor mu?

Ali İmran suresi 14. ayette altın ve gümüşten bahsedilir. Altın’ın arapçası Zahab’dır ve altının atom numarası 79′dur.

Ali-İmran suresi Kuran’da 3. suredir. Ebced hesabım pek iyi değildir, fakat kelimenin kökü tahmin ettiğim gibi ZHB ise, harf değerlerine göre 900+5+2′den ebced değeri 907 olur. 907 rakamı, altın elementinin herhangi bir özelliğinde karşımıza çıkan bir sayı değil.

Aynı şeyi gümüş için deneyelim. Arapça’da gümüş “fiddah” olarak adlandırılır. Kökü FDDH ise, 80+800+800+5′ten 1685 olur. Atom numarası 47 olan gümüşün herhangi bir özelliğine denk gelen bir sayı değil 1685.

Başka elementlerin bahsi geçiyorsa bile rastladığım ilk iki tanesinde bu hesabın tutmaması, Hadid suresindeki ebced değeri ve atom numarasının eşit olmasının bir tesadüf olduğu izlenimini yaratıyor.

El-Hadid’in ebced hesabıyla 57′yi vermesi konusuna gelirsek, demirin 58-FE isimli izotopunun ağırlığının 56.9353940(7) olduğu bilinmektedir. Yani 57′ye eşit değildir. Altın Oran mucizesindeki gibi yaklaşık işler yapan bir Tanrı’dan sözediyoruz sanırım.

Edip Yüksel sonra başka bir esnetme mucize olan 19 mucizesine göre ayetleri sayarak, 25. ayeti 26. ayet yapmış. Suredeki toplam ayet sayısı besmele dahil 30, hariç 29u verir, doğrudur. Ancak demirin doğal 4 izotopunun sadece 1 tanesinin nötron sayısı 30dur. 54-FE’nin nötron sayısı 28dir. Diğer ikisininki 31 ve 32′dir. Ayrıca demirin 45-FE’den başlayıp 72-FE’ye kadar giden ve 19′dan başlayıp 46′ya kadar giden nötron sayılarına sahip olan toplam 27 izotopu bulunmaktadır. Yani bir olasılığın tutabilmesi için fazlasıyla müsait sayıda izotop mevcuttur.

Edip Yüksel de “indirdik” sözünün “gök yüzünden inen demir” manasına geldiğini ve astronomik olarak bir gönderme yapıldığını düşünmüş.

Özetle, rahatlıkla denilebilir ki, suredeki “indirdik” ifadesinin kelime manasıyla gökten bir inişi kastediyor olması mucize değil, zira gökten düşen meteorlar var. Eğer maden halindeki demirin gökten düştüğü ifade ediliyorsa bilime uygun değil, zira demir dünya oluştuktan sonra gökten düşmedi, dünya oluşurken zaten ortamda mevcut idi. Yine aynı şekilde demirin dünya yaratıldıktan sonra gökten düştüğü ifade ediliyorsa yine bizzat Kuran’da anlatılan yaratılışla çelişen bir ifade kullanılmış oluyor.

En mantıklı açıklama, “indirme”nin, örnek gösterdiğim diğer ayetlerdeki manası ile paralel bir şekilde “yaratma” manasında kullanıldığı ve burada demirin dünyaya düşmesi gibi bir anlam olmadığı.

Nedense tekrar tekrar karşıma gelen bir mucizeyi yazma vakti geldi de geçti bile.

Kuran’daki Rahman ve Furkan surelerinde iki denizin birbirine “kavuştuğu” ama “karışmadığı”na dair bir olay, Tanrı’nın gücünün delili olarak gösterilir. Söz konusu ayetleri bir kaç değişik meal ile aktaralım:

Rahman suresinden ilgili ayetlerin Diyanet meali:

19. (Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar. 20. (Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.

21. O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

22. O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar.

23. O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

19. (Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar.
20. (Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.
21. O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
22. O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar.
23. O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Elmalılı Hamdi Yazır meali:

19. Salıvermiş iki denizi daima birbirleri ile çatışıyorlar;
20. aralarında bir engel vardır, birbirlerine karışmazlar;
21. şimdi Rabbinizin hangi nimetlerine yalan dersiniz?
22. Onlardan inci ile mercan çıkar;
23. şimdi Rabbinizin hangi nimetlerine yalan dersiniz?

Muhammed Esed tefsirinden:

19. O, birbirlerine kavuşup karışabilmeleri için iki büyük su kütlesini serbest bırakmıştır:
20. [ama] aralarında aşamayacakları bir engel var. (8)
21. Öyleyse, Rabbinizin hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz?
22. Bu [su kütle]lerinin ikisinden büyüklü küçüklü inciler çıkar.
23. Öyleyse, Rabbinizin hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz?

Aynı olaydan bahseden Furkan suresindeki ilgili ayet:

Diyanet:

53. O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır.

Elmalılı :

İki denizi birbirine salıveren O’dur. Şu tatlı, yürek tazeler, şu da tuzlu, çorak; aralarına da bir berzah (dil) ve bir hicri mehcür (kıstak) koymuştur.

Bu da Muhammed Esed tefsirinden:

53. İKİ BÜYÜK su kütlesini (41) -ki bunlardan biri tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri tuzlu ve acıdır- birbirine salıveren ve ikisinin arasına bir engel, karışmalarını önleyen bir perde koyan O’dur. (42)

41 – Genellikle “deniz” anlamına gelen bahr ismi aynı zamanda nehir, göl gibi büyük tatlı su kütleleri için de kullanılır; yukarıdaki anlam örgüsü içinde bahreyn ismi yeryüzünde yan yana (ya da iç içe) bulunan -tuzlu ve tatlı- “iki büyük su kütlesi” anlamındadır.

42 – Yani, bu iki su kütlesinin, sürekli birbiriyle karşılaşıp okyanuslara karıştıkları halde, sanki aralarında görünmeyen bir perde, bir engel varmışcasına terkiplerindeki (karışımlarındaki) farklılığı korumasını sağlamaktadır; suyun çevrimsel dönüşümünde (yahut küresel dolaşımında), yani tuzlu denizlerden buharlaşarak yükselip bulutları oluşturarak, sonra yoğunlaşıp kar ve yağmur yoluyla dereleri, ırmakları besleyerek tekrar denize dönmesinde- kendini gösteren Allah’ın yaratma planına ilişkin dolaylı bir hatırlatma. Bazı Müslüman sûfîler, bu iki su kütlesinin vurgulanmasında, insanın ruhsal algı ve kavrayışlarıyla dünyevî ihtiyaç ve tutkuları arasındaki uçuruma -ve aynı zamanda etkileşime- ilişkin bir temsîl bulmaktadırlar.

Yani elimizdeki bilgiler nedir?
Birinin suyu tatlı, diğeri tuzlu iki adet su gövdesi var. Tatlı olan içilebilir bir su (susuzluğu giderici ve ferahlatıcı tanımı yapılıyor)
Bu iki su birbiriyle karşılaşıyor ama aralarındaki bir perde yüzünden karışmıyorlar.
Bu iki suda da mercan ve inciler bulunmaktadır.

Bu bilgilere ek olarak, bazı mucizeci sitelerde “yüzey gerilimi yüzünden iki su kütlesinin karışmadıkları” veya bunu fark eden Jacques Cousteau’nun İslam’ı kabul ettiği gibi güzel detaylar verilir. Hatta bunu Cebelitarık boğazındaki Atlantik Okyanusu ve Akdeniz’in sularının karışmadığını farkettikten sonra yaptığı söylenir.

Şimdi burada iki senaryo muhtemel. Rahman suresinde bahsi geçen iki deniz, gerçekten de iki deniz ve Furkan suresinde birinin tatlı olduğunu belirttiğine göre bir tatlı su kütlesi ( suyu içilebilir göl, nehir gibi) ve bir tuzlu su kütlesi (deniz) olmak üzere iki ayrı durumdan söz ediliyor ve ayrı ayrı incelenmesi gerekiyor. İkinci senaryo ise Rahman suresinde bahsi geçen olay Furkan suresindekiyle aynı, ama tatlı-tuzlu ayrımı yapılmamış.

İddiayı sağlam bir şekilde incelemiş olmak için ilk senaryoyu yani Rahman ve Furkan surelerinde ayrı olayların anlatıldığını kabul ederek devam edeceğim. Zaten bu haliyle ikinci senaryoyu da kapsamış olacak.

Deniz suları gerçekten karışmaz mı?

Kısa cevap:

Karışır. Karışmaması gibi bir şey söz konusu değildir.

Uzun cevap:

Okullarda anlatılan fen derslerinde farklı sıcaklık ve yoğunluklara sahip (aynı türden) sıvıların karışmasının geciktiğinden bahsedilir. Denizlerde de aynı durum söz konusudur. Genel olarak daha tuzlu ve soğuk su derinlere çökerken daha sıcak ve tuzsuz su yüzeye yaklaşır. Dikkat edilmesi gereken nokta, bu su gövdelerinin birbiriyle etkileşimidir. Bu su kütlelerinin arasında “perde” benzeri bir sınırlandırma yoktur. Bunun yerine iki su kütlesi arasında gradyan yani aşama aşama bir geçiş vardır. Örnekle gösterelim:


İki su kütlesi arasında “Perde” modeli

İki su kütlesi arasında gerçekte olan gradyan (aşamalı) karışma

Eğer iki su kütlesi yeterince uzun süre aynı ortamda kalırsa tamamen homojenleşene kadar karışmaya devam edeceklerdir. Eğer okyanusta olduğu gibi akıntılar ayrı sıcaklıktaki ve tuzluluktaki su kütlelerini hareket ettirirse aradaki gradyan (suların karışmaya başladığı) bölge kalacak ve temas noktasına uzak olan sular karışamadan akmaya devam edeceklerdir. Fakat bu iki su kütlesi arasında aşılamayacak olan bir perde olmasından değil, farklı sıcaklık ve yoğunluktaki suların karışmasının homojen kütlelere göre daha geç olmasındandır.

Alttaki resimde okuldayken bol bol sözü geçen Gulstream akıntısının termal resmi görülebilmektedir. En kırmızı olan kısımlar 25 derece civarı.

Gulstream – Aşamalı soğumaya dikkatinizi çekerim

Rahman suresindeki iki deniz (tuzlu su gövdeleri)’in görünmeyen bir perdeyle karışmaması, ancak yeni karşılaşmış su gövdeleri için geçerlidir. Bu gövdelerin de arasında bir perde yoktur, şekildeki gibi homojenleşmeye başlamış bir ara kütle vardır. Bu kütle bir perde değil, karşılaşan iki suyun karışımı olan bir “ara form”dur (tashih kastidir )

Cebelitarık karışmıyor mu yani?

Cebelitarık boğazı’nda da aynı durum sözkonusudur. Hatta meseleyi merak eden bir vatandaş Tübitak’a soru sormuş ve cevabını almıştır:

Cebelitarıktaki şu ünlü karışmama olayının nasıl olduğunu sormak istiyorum. (Murat Kırık)

Karışmama diye bir olayın varlığı kesinlikle doğru değildir. Karışmama değil aksine karışma iletişim aklınıza ne gelirse hepsi var.

“http://earthsci.terc.edu/content/investigations/es2202/es2202page05.cfm”

Konu ile ilgili bir alan buradan da Cebelitarık boğazındaki karşımın Akdeniz için önemi deniz bilimleri açısından değerlendirilmekte. Özetle karışmama diye bir olay olmadığı gibi Atlantik sularının Doğu Akdeniz’de dahi izlenebilmesi mümkün olabilmektedir.

A. Cemal Saydam

Ek bilgi, Cemal Saydam eski Tübitak başkan yardımcısı ve Meteoroloji profesörüdür.

Kaptan Cousteaou Müslüman olmamıştır. 1991′de Cousteau vakfına yapılan bir başvurudan gelen cevap ve Cousteau’nun cenazesinin Katolik geleneklerine göre kaldırılması buna kanıttır. 1991′deki dokümanda basitçe “Size söyleyebiliriz ki kumandan Cousteau müslüman değildir ve bu dayanaksız bir iddiadır.”

Furkan’daki ayette bahsi geçen biri tatlı ve tuzlu su kütlelerine gelecek olursak, burada da bir karışmama söz konusu değildir ve bunun kanıtı da nehirlerin denize döküldüğü yerlerdir. Denizlere dökülen tatlı su, deniz suyuyla karışır ve homojenleşir. Denizlerde tuzlu suyla karışmamış serseri mayın gibi dolaşan tatlı su gövdeleri yoktur. Bu sular, homojenleşir ve karışırlar. Aralarında bir perde yoktur.

Peki Muhammed niye böyle bir yorumda bulundu?

Hem de iki kere?

Aslında su kütlelerinin ayrıymış gibi görünmesi hadisesi gözlemlenebilir bir olaydır. Nehirlerin denize döküldüğü yerlerde nehir suyunun denizin içine doğru uzandığı gözlemlenebilir. Bu bilgi de Muhammed’den 600 sene önce yaşamış olan Büyük Pliny (Pliny the Elder)’ın Naturalis Historiae isimli eserinde bahsi geçen bir olaydır. Kendisi bu olaydan şu şekilde bahseder (It is very remarkable that fresh water diye başlayan paragraf) :

Tatlı suyun denize borulardan akıyormuş gibi ulaşması muhteşemdir. Ancak suyun doğasıyla ilgili harika şeylerin sonu yok gibidir. Tatlı su deniz suyunun üstünde yüzer, şüphesiz ki daha hafif olması sebebiyle.

Eğer surelerin devamlarına bakarsak, sureler gözlemlenebilir olayları göstererek onların hepsinin Allah’ın işi olduğunu söylemektedir. Suların karışmaması hadisesi de bu yüzden anormal ya da dönemin insanlarına anlamsız gelmiş bir bilgi değildir, deniz görmüş her 7.yy arabının bildiği bir şey bile olabilir. Yoğunlukla ilgili bilgilerin MÖ 2.yy’da yaşamış olan Arşimed’e kadar uzandığını hatırlatmakta fayda var.

Peki bu sularda bulunan inci ve mercanlar meselesi ne?

Aslında bu mucizeyi iki ayrı senaryo halinde ele almamın sebebi bu inci ve mercanlar bahsidir. Eğer Rahman suresindeki “iki deniz” ifadesini tatlı ve tuzlu suya sahip iki ayrı kütle olarak algılasaydık burada bir başka problem ortaya çıkıyordu. O da tatlı sularda inci oluşabilse bile, mercanlar sadece tuzlu sularda oluşur. Yani eğer Kuran’da iki ayrı surede aynı olaya işaret ediliyorsa (Furkan suresinde belirleyici olarak tatlı ve tuzlu sulardan bahsedildiği için Rahman suresindeki örnekte de otomatikman yine tatlı ve tuzlu sulardan bahsettiği çıkarımını yapmamız gerekiyor) o zaman burada bir değil iki yanlış söz konusu. Zira bu durumda Rahman suresindeki “ikisinde de mercanlar vardır” ifadesi yanlış oluyor. Eğer iki ayrı olaydan bahsediliyorsa o zaman sadece tek bir yanlış var, o da suların perde gibi birbirinden ayrıldıkları ve karışmadıkları iddiası.

E yüzey gerilimi diyorduk?

Yüzey gerilimi, su kütlelerinin farklı yoğunluktaki bir başka gövdeyle (gaz, katı, başka bir sıvı) temas ettikleri yerde oluşan bir tür rezistanstır. Suda yürüyen sinekler suyun yüzeyinde oluşan gerilimden faydalanırlar. Suyun içine atılan zeytinyağı da benzer bir gerilimden faydalanır ve karışmaz. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şey, karşılaşan iki kütle arasındaki moleküler farklardır. Yağ ve suyu karıştırmak çok zordur, ancak buradaki belirleyici etki yüzey gerilimi değil, moleküler farklardır. Yoğunluk ve sıcaklıkları farklı iki su arasında bu türden bir moleküler fark olmadığı için yüzey gerilimi burada önemli bir belirleyici değildir.

Denizlerdeki akıntıların karışmasına tanıdık bir örnek, Marmara denizi:

Dikkatli bakıldığında Karadeniz’den Marmara’ya ve Marmara’dan Ege’ye akan az tuzlu (ve hafif olduğu için üstten akan) su görülebilmektedir. Bu sular hareketlerine bir süre devam etmekte ve sonra büyük kütledeki suyla karışmaktadırlar.

Sonuç olarak
Muhammed zamanından çok önce, tuzlu ve tatlı suların karışmakta geciktikleri biliniyordu. Bu suların hiç karışmadıklarını söylediği için Kuran’da mucize değil hata bulunmaktadır.
Deniz suları ve tatlı sularının karışmasını tamamen ve kesin olarak engelleyen bir perde yoktur. Yüzey gerilimi burada belirleyici değildir.
Eğer Rahman ve Furkan surelerinde bahsedilen olay aynı olay ise Kuran tatlı sularda mercan yaşadığını iddia ederek bir hata daha yapmaktadır.

Kuran’ın ilahi ilhamla yazılmış olması olağanüstü bir iddiadır ve iki denizin karışması hadisesi daha olağan bir şekilde açıklanabildiği için bu olağanüstü iddiaya kanıt teşkil etmekten uzaktır.

Bir mucizenin daha sonuna geldik. Bir dahaki mucizede görüşmek üzere, esen kalınız.

Türkiye’de yaşayan ve geneli müslüman olan bir aileden ve çevreden çıkmış birisi olarak dinlerden nasıl ve niye şüphe duymaya başladığım, ateizme nasıl ulaştığımla ilgili kısa bir yazı yazmak istiyorum. Bir çok okuyucu için ilgi çekici olmayacağını bile bile, belki benim geçtiğim yollardan geçen veya geçecek insanlar olabileceği düşüncesiyle bu konuyu çok da uzatmadan yazmaya karar verdim.

****

Çocukken din benim için üstünde düşünmediğim, dünyanın uzak bir yerindeki bir başka kültür gibi bir şeydi. Haberlerde duyduğum “Hindistandaki Budistler…” gibi bir şey yani. Ailem dini baskı yapmadı, cenaze namazı hariç namaza da katılmadım. Evde 2-3 Kuran-ı Kerim, 1 incil (Kral James versiyonu), ansiklopedi seti (Ana Britannica) ve bir kaç popüler tarih kitabından başka da dinler, ya da felsefeyle ilgili kitap yoktu. Okulda her Türk öğrencisi gibi Din Kültürü ve Ahlak derslerine katılıyordum. Elbette gençliğin verdiği heyecanlarla din dersleri benim için tarih derslerinden (ya da bir çok diğer dersten) farksız, angarya bir şeydi. Şunu hatırlıyorum, Arapça surelerin ezberlenmesi zorunlu olduğu halde, yazılı sınavlardan aldığım yüksek notlar sebebiyle (ki kabul etmek lazım din dersleri çok da zor ders müfredatına sahip değildi) problemsiz geçiyordum. Kısacası lise hayatım boyunca ve öncesinde din hayatımda var olan bir şey değildi.

Ancak Tanrı’ya inanıyor, Evrim teorisinin gerçek olamayacak kadar fantastik olduğunu düşünüyor, Muhammed’in son peygamber olduğuna, Kuran’ın öncekiler tahrif edilip değiştiği için indirilen son ve doğru kutsal kitap olduğuna, yanılmaz olduğuna inanıyordum. Dara düşünce dua ediyor, ara ara oruç tutuyor, bayramlarda el öpüyor, “inşallah, maşallah, Allaha çok şükür” gibi deyimleri bol bol kullanıyordum. Yani aslında ortalama bir müslümandan öyle çok da farkım yoktu. Tabi ortalama müslüman tanımına göre değişebilecek bir şey bu. Belki bir kaç derece daha uzaktım tam ortalama müslüman tipine, ama kesinlikle ateist, agnostik vs olmadığımı söyleyebilirim.

Universiteye başladığım zaman yavaş yavaş daha derin konulara ilgi duymaya başladığımı farkettim. Önce siyasetle ilgili filozofları okudum. Plato, Aristo, Descartes, Voltaire… yani felsefeyle ilk tanışan bir kişinin okuyacağı standart felsefi pasajları okudum. Sonra ahlak üzerine felsefi görüşleri, daha sonra da Tanrı üzerine. St Augustine, Thomas Aquinas gibi. Üniversitedeki ilk yılımda klasik Skeptik yani şüpheci düşünceyle ve eleştirel düşünce metoduyla (Critical thinking) tanıştım.

Elbette bu filozofların görüşleri benim için sadece “yüzlerce yıl önce yaşamış birisinin görüşleri, bugüne uygulanamaz” şeklinde idi. Sonra yavaş yavaş dinlerin de aslında yüzlerce yıldır tekrarlanan ve eninde sonunda birilerinin görüşlerinden oluşan kurumlar olduğu kafama dank etti. Muhtemelen kaynağını Tanrıdan alıyorlardı, ancak tek bir yaprak (kutsal kitap) olarak ilahi güçler tarafından insanlara teslim edilen şey, yüzlerce yıllık felsefi çalışmalar sonucunda büyük bir ağaca dönüşmüştü.

O zaman işin kaynağına inmem gerekiyor diyerek, kutsal kitapları incelemeye başladım. Buradaki pozisyonum çok önemli, zira kutsal kitabı (özellikle Kuran-ı kerim’i) okurken, zaten inandığım şeyi onaylamak için (tümdengelimci) değil, diğer tarihsel ve felsefi görüşlere yaptığım gibi eleştirel ve şüpheci düşünceyle yaklaşarak doğruluğunu onaylama, sağlamasını yapma amacıyla “eğer doğruysa zaten varacağım nokta şu anda bulunduğum noktadır” ana fikriyle hareket ettim. Eğer Kuran gerçekten Tanrı kelamıysa, o zaman kusursuz olmalı, ve ne kadar şüpheyle ve eleştirel gözle yaklaşırsam yaklaşayım, sonunda Kuran’ın haklı çıkacağını öngörerek okumaya başladım. Okumaya başlarken belli bir rahatlığa bile sahiptim, zira emindim Kuran’ın doğru olduğuna ve öngördüğüm şeyin gerçekten incelemem sonunda gerçek olacağına.

Önce Kuran’ı standart versiyonundan baştan sona okudum. Bir çok yeri anlamadığımı ve kitabın kopuk kopuk, bolca tekrardan oluşan bir kitap olduğunu düşündüm. Sonra Kuran’ın iniş sırasına göre değil, uzunluk sırasına göre düzenlendiğini öğrenip (evet bunu bilmiyordum) bu sefer iniş sırasını bulup ona göre baştan sona tekrar okudum. Bir miktar daha yerine otursa bile hala bir çok şeyin bana çok anlam ifade etmediğini düşünüyordum. Sonraki adım, tefsirlere başvurmaktı.Anlamadığım yerleri tefsirlerden açıp baktım, ve değişik bir bakış açısından aynı surenin nasıl farklı yorumlanabileceğini keşfetim. Bu noktada bir soru işareti oluştu. Kitabın bir çok yerinde “Biz kitabı anlayabilesiniz diye apaçık gönderdik” ana fikrine sahip ayetler vardı. Eğer üniversite öğrencisi olan ben bu kitabı tek başına okuduğum zaman anlayamıyorsam, tefsire ve yorumlanmasına ihtiyaç duyuyorsam, bu kitabın apaçıklığına düşen bir gölge değil midir?

Elbette her normal müslüman gibi “sorun kitapta değil, bendedir” diye düşünerek anlamak için araştırmaya devam ettim. Araştırmamın anahtar noktalarından bir tanesi de Kuran’a getirilen eleştirileri incelemek ve buna verilen cevapları-karşı cevapları incelemekti. Bu noktada, daha önce sapkın ve kötü niyetli olarak bildiğim Turan Dursun ve İlhan Arsel’in yazılarını incelemeye başladım.

Farkettim ki, Turan Dursun ve İlhan Arsel, benim tam olarak formüle edemediğim ve dile getiremediğim problemleri açık ve net ortaya koyup incelemişler. Bu görüşlere cevap niteliğinde yazılmış yazıları okuduğumda ise ikna edicilikten çok uzak olduklarını ve temelde “Biz bilemeyiz Allah bilir, hata kitapta değil bizlerdedir, hikmet vardır, bize sır olarak görünen şeyler vardır” şeklinde , argumentum ad ignorantiam temelli cevaplar olduklarını gördüm. Yani ortada ciddi eleştiriler varken, buna verilen cevaplar hiç de ciddiye alınır cinsten değildi.

Turan Dursun’un çalışmalarının önemli bir bölümü, İslam dininin Kuran’dan sonraki en önemli kaynak olan ve Muhammed’in hayatından hikayelerden meydana gelen Buhari ve Tırmızi’nin hadis kitaplarını içerir. Bu hadis kitaplarında anlatılan ve Muhammed’in hayatına ait doğru (sahih) olduğu düşünülen hikayelerde anlatılan Muhammed figürü, pek de benim beklediğim ahlak timsali, hoşgörü abidesi, sürekli iyilik ve barışı emreden karaktere benzemiyordu. 9 yaşındaki bir çocukla evlenen, şifa olarak tükürüğünü kullanan, deve sidiği içilmesini öneren, Yahudi büyücüler tarafından büyü yapılmış bir peygamber beklediğim, Tanrı’nın seçtiği insanların en yücesi tanımına pek de uymuyordu.

Hadislerin güvenilirliğine bu noktada gölge düşüyordu. Ya hadis kitapları doğruyu söylüyor ve peygamber hiç de sanıldığı gibi birisi değildi, ya da İslam aleminin referans aldığı ve sünnet’i öğrendiği kitaplar hatalar içeriyordu. Peki bu hataları neye göre ayıklayacaktık? Akla yatkın olanlar doğru, olmayanlar yanlış mıydı? Bu tarihsel olarak doğru bir ayıklama metodu değildi. Tarih boyunca akla yatkın olmayan bir çok şey görülebiliyor. Peki nasıl bir ayıklama yapılabilirdi? Sonunda yapılamayacağını ve bu kitapların güvenilmez olduklarına karar verdim. Bu noktada hala Tanrı’nın varlığına inanıyordum ama İslam dinine karşı derin şüphelerim başlamıştı ve günden güne artıyordu zira okuduğum her eleştiri şüphemi artırırken cevap niteliğindeki yazılar daha önce de dediğim gibi temelde “biz bilemeyiz Allah bilir” noktasına varıyordu.

Diğer dinleri de incelemeye başladım. Önce Yeni Ahit, sonra da Eski Ahit. Eski Ahit’te bulunan özellikle Tesniye (Deutoronomy) kısmındaki Tanrı’nın insanlığa ettiği tehditler kanımı dondurdu. Ya da insanların en iyisi olarak seçilmiş peygamberlerin yaptıkları şeyleri görünce hayretler içerisinde kaldım. Bir çoğu bugün ayıplanacak, ya da lanetlenecek ve yapanı hapse götürecek şeyler. Çocuk kadın demeden tüm bir şehri kılıçtan geçireni mi ararsınız, kendi iki kızından çocuk yapanı mı ararsınız, karısını kızdardeşi gibi tanıtıp Firavun’a eş olarak vereni mi ararsınız, hepsi mevcut. Hatta bir noktada “Lütfen Eski Ahit tahrif edilmiş, ilkel insanlar tarafından değişitirlmiş olsun, bu dünyayı ve evreni yaratacak kadar bilge bir tanrı bu türden ilkel fikirlere sahip olamaz” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Eski Ahit’i okurken, Yahudilerin kutsal kaynaklarından Talmud’u da inceleme fırsatım oldu. Sanıyorum daha ırkçı, daha ayrımcı, daha seksist başka bir kitaba hayatımda rastlamadım. Siz “Her Yahudi erkeği sabah kalktığında ‘Tanrım beni iyi ki kadın olarak yaratmadın’ diye dua etmelidir” diyen bir kitabı ciddiye alabilir misiniz? Farkettiğim bambaşka bir nokta ise tüm büyük dinlerin kitaplarının aslında ayrımcı ve seksist olduğuydu. Hepsi köleliği kabul ediyor, hepsi kadınların erkeklere göre daha aşağı olduklarını söylüyordu.

OK , o zaman dinlerin yanlış anladığı ve aktardığı bir şeyler var, ama Tanrı olmadan bu Evren nasıl olmuş olabilir? Kesinlikle Tanrı eski zamanlarda insanlara uyarılar göndermiş ama salak insanlar bu uyarıları kafalarına göre esnetmiş, bozmuş, yoketmiş olmalılar diye düşünmeye başlamıştım. Kısaca, bir Deist olmuştum.

Kısa bir süre boyunca doğu felsefeleriyle ilgili temel bilgiler içeren kitaplar da okudum. Budizm, Jainizm gibi düşünce sistemlerini de inceledim, ama sanıyorum “reenkarnasyon” masalına fazlaca tutundukları için ve bu masal aslında “cennet-cehennem” hikayesinin sadece bir benzeri olduğu için bu felsefelerin de çok makul olmadığını düşündüm.

Elbette yeryüzünde bulunan tüm dinleri ya da düşünce sistemlerini inceleyemedim, ancak en çok taraftarı olan belli başlı dinlere dair temel bilgilere sahip olduğumu söyleyebilirim.

Bu noktada, genel olarak Tanrı felsefesiyle ilgili okuduklarıma geri döndüm ve bunların eleştirilerini de okumaya başladım. Dinlerden bağımsız olarak bir Tanrı karakterinin aslında çok da olası olmadığını düşündüren bir çok yazıya denk geldim. Kuran’daki problemlere verilen cevaplara benzer bir şekilde, bu fikirlere verilen cevaplar da aslında bir kaç ana argümana dayanıyorlardı. Tasarımdan doğan delil, Antropik ilke, cehalete dayalı argüman vs gibi çok da dayanağı olmayan argümanlardı hepsinin temelindeki.

Zaman geçti ve dünyadaki Ateist yazarların daha çok ses çıkarmaya başladığı yıllara geldik. İnternet sayesinde Ateizm’e dair sağlam formüle edilmiş, derli toplu ve gerçekten tutarlı argümanları sıralayan, sorular soran ve forumlar gibi yerlerde din yanlılarıyla tartışan ateistlerin tartışmalarını okudum.

Sanırım kısa bir süre de Agnostik oldum. Zira hala Deist türden bir tanrı fikrinin makul olduğunu düşünüyordum. Aslına bakılırsa hala Deist tanrının var olabileceğini düşündüğüm zamanlar oluyor. Ancak daha önce de bir çok kez belirttiğim gibi, Deist bir tanrı’nın, diğer bir deyişle Evreni yarattıktan ya da var oluşuna yol açan olayları başlattıktan sonra yarattığı şeylerle ilgilenmeyen bir tanrının var olma olasılığı her zaman var. Bu bizim bildiğimiz manada bir Tanrı bile olmayabilir. Bizim Evren olarak bildiğimiz şey, belki de bir tür “karınca çiftliği”dir. Belki çok daha farklı bir boyutta, bir çocuğun yatak odasında beslediği cam fanus içindeki karıncaların dünyası gibi bir şeydir evrenimiz. Ancak bu türden bir evrende yaşıyor olsak bile, bu yaşadığımız hayatın herhangi bir yönünü etkileyen bir şey değil. O yüzden benim araştırıp ilgileneceğim, faydası olacağını düşündüğüm bir hipotez değil.

Sonra farkettim ki, benim Tanrı olmadan var olmuş olması imkansız diye gördüğüm bir çok şeyin nedensel ve bilimsel açıklamaları mevcuttu. Canlıların kökeni, abiyogenez teorileri, Big Bang, ve bir çok başka bilimsel teori ve süreç, yüzyıllardır insanların Tanrı’ya atfettiği şeylere artan bir hızla çok makul ve nedensel açıklamalar getiriyordu. Hiç bir yerde ve zamanda da bilim durup “özür dileriz hata yapmışız, bu olayın nedensel açıklaması yok, bunu Tanrı yapmış olmalı” demiyordu. Kaybeden hep dinler oluyordu.

Yani vardığım noktalar,
Dinler, gerçekten Tanrı’dan gelmiş olamayacak kadar problemli, ve çözdüğünden daha çok problem yaratmış kurumlar;
Din kitapları, her türlü fikri desteklemek için kullanılabilecek, eksikleri ve hataları bulunan, ve aslında insanlığın çok da işine yaramayan kitaplar. İnsanlar tarafından yazıldığı bilinen çok daha işe yarar ve makul kitaplar var.
Peygamberler, insanlığa ahlak örneği olabilecek karakterler değil, yaptıkları bir çok şey bugün asla kabul edilemeyecek şeyler.
Tanrı’nın yaptığı düşünülen şeylerin hemen hepsinin bilimsel açıklaması var, ve bilimsel açıklaması eksik ya da ikna edici olmayan şeylerin ileriki zamanlarda sağlam açıklamalara kavuşma olasılığı, bugüne kadarki gidişatı temel alırsak, çok yüksek.
Tanrı’nın varlığına dair, sağlam çürütülemez kanıtlar yok. Tanrı’nın var olmadığını 100% kanıtlayamasak bile, dinlerin anlattığı şekliyle bir Tanrı’nın olmadığını sanıyorum kesine yakın bir şekilde söyleyebiliyorum.

Bu noktadan sonra okumalara devam ettim, belgeseller izledim, tartışmalara katıldım, dost meclislerinde yakın arkadaşlarıma fikirlerimi açtım. Vardığım Ateizm noktasından beni döndürecek, ya da düşüncelerimi toptan ve en baştan değerlendirmemi gerektirecek bir kanıt, bir argüman ya da buna benzer bir şeye henüz rastlamadım.

Ateist yaşama dair, yani Ateist olduktan sonraki ahlak anlayışım, ölüm hakkındaki fikirlerim, hayatın amacı gibi şeylere dair ileriki zamanlarda ayrı yazılar yazmayı planlıyorum.