Türkiye’de yaşayan ve geneli müslüman olan bir aileden ve çevreden çıkmış birisi olarak dinlerden nasıl ve niye şüphe duymaya başladığım, ateizme nasıl ulaştığımla ilgili kısa bir yazı yazmak istiyorum. Bir çok okuyucu için ilgi çekici olmayacağını bile bile, belki benim geçtiğim yollardan geçen veya geçecek insanlar olabileceği düşüncesiyle bu konuyu çok da uzatmadan yazmaya karar verdim.
****
Çocukken din benim için üstünde düşünmediğim, dünyanın uzak bir yerindeki bir başka kültür gibi bir şeydi. Haberlerde duyduğum “Hindistandaki Budistler…” gibi bir şey yani. Ailem dini baskı yapmadı, cenaze namazı hariç namaza da katılmadım. Evde 2-3 Kuran-ı Kerim, 1 incil (Kral James versiyonu), ansiklopedi seti (Ana Britannica) ve bir kaç popüler tarih kitabından başka da dinler, ya da felsefeyle ilgili kitap yoktu. Okulda her Türk öğrencisi gibi Din Kültürü ve Ahlak derslerine katılıyordum. Elbette gençliğin verdiği heyecanlarla din dersleri benim için tarih derslerinden (ya da bir çok diğer dersten) farksız, angarya bir şeydi. Şunu hatırlıyorum, Arapça surelerin ezberlenmesi zorunlu olduğu halde, yazılı sınavlardan aldığım yüksek notlar sebebiyle (ki kabul etmek lazım din dersleri çok da zor ders müfredatına sahip değildi) problemsiz geçiyordum. Kısacası lise hayatım boyunca ve öncesinde din hayatımda var olan bir şey değildi.
Ancak Tanrı’ya inanıyor, Evrim teorisinin gerçek olamayacak kadar fantastik olduğunu düşünüyor, Muhammed’in son peygamber olduğuna, Kuran’ın öncekiler tahrif edilip değiştiği için indirilen son ve doğru kutsal kitap olduğuna, yanılmaz olduğuna inanıyordum. Dara düşünce dua ediyor, ara ara oruç tutuyor, bayramlarda el öpüyor, “inşallah, maşallah, Allaha çok şükür” gibi deyimleri bol bol kullanıyordum. Yani aslında ortalama bir müslümandan öyle çok da farkım yoktu. Tabi ortalama müslüman tanımına göre değişebilecek bir şey bu. Belki bir kaç derece daha uzaktım tam ortalama müslüman tipine, ama kesinlikle ateist, agnostik vs olmadığımı söyleyebilirim.
Universiteye başladığım zaman yavaş yavaş daha derin konulara ilgi duymaya başladığımı farkettim. Önce siyasetle ilgili filozofları okudum. Plato, Aristo, Descartes, Voltaire… yani felsefeyle ilk tanışan bir kişinin okuyacağı standart felsefi pasajları okudum. Sonra ahlak üzerine felsefi görüşleri, daha sonra da Tanrı üzerine. St Augustine, Thomas Aquinas gibi. Üniversitedeki ilk yılımda klasik Skeptik yani şüpheci düşünceyle ve eleştirel düşünce metoduyla (Critical thinking) tanıştım.
Elbette bu filozofların görüşleri benim için sadece “yüzlerce yıl önce yaşamış birisinin görüşleri, bugüne uygulanamaz” şeklinde idi. Sonra yavaş yavaş dinlerin de aslında yüzlerce yıldır tekrarlanan ve eninde sonunda birilerinin görüşlerinden oluşan kurumlar olduğu kafama dank etti. Muhtemelen kaynağını Tanrıdan alıyorlardı, ancak tek bir yaprak (kutsal kitap) olarak ilahi güçler tarafından insanlara teslim edilen şey, yüzlerce yıllık felsefi çalışmalar sonucunda büyük bir ağaca dönüşmüştü.
O zaman işin kaynağına inmem gerekiyor diyerek, kutsal kitapları incelemeye başladım. Buradaki pozisyonum çok önemli, zira kutsal kitabı (özellikle Kuran-ı kerim’i) okurken, zaten inandığım şeyi onaylamak için (tümdengelimci) değil, diğer tarihsel ve felsefi görüşlere yaptığım gibi eleştirel ve şüpheci düşünceyle yaklaşarak doğruluğunu onaylama, sağlamasını yapma amacıyla “eğer doğruysa zaten varacağım nokta şu anda bulunduğum noktadır” ana fikriyle hareket ettim. Eğer Kuran gerçekten Tanrı kelamıysa, o zaman kusursuz olmalı, ve ne kadar şüpheyle ve eleştirel gözle yaklaşırsam yaklaşayım, sonunda Kuran’ın haklı çıkacağını öngörerek okumaya başladım. Okumaya başlarken belli bir rahatlığa bile sahiptim, zira emindim Kuran’ın doğru olduğuna ve öngördüğüm şeyin gerçekten incelemem sonunda gerçek olacağına.
Önce Kuran’ı standart versiyonundan baştan sona okudum. Bir çok yeri anlamadığımı ve kitabın kopuk kopuk, bolca tekrardan oluşan bir kitap olduğunu düşündüm. Sonra Kuran’ın iniş sırasına göre değil, uzunluk sırasına göre düzenlendiğini öğrenip (evet bunu bilmiyordum) bu sefer iniş sırasını bulup ona göre baştan sona tekrar okudum. Bir miktar daha yerine otursa bile hala bir çok şeyin bana çok anlam ifade etmediğini düşünüyordum. Sonraki adım, tefsirlere başvurmaktı.Anlamadığım yerleri tefsirlerden açıp baktım, ve değişik bir bakış açısından aynı surenin nasıl farklı yorumlanabileceğini keşfetim. Bu noktada bir soru işareti oluştu. Kitabın bir çok yerinde “Biz kitabı anlayabilesiniz diye apaçık gönderdik” ana fikrine sahip ayetler vardı. Eğer üniversite öğrencisi olan ben bu kitabı tek başına okuduğum zaman anlayamıyorsam, tefsire ve yorumlanmasına ihtiyaç duyuyorsam, bu kitabın apaçıklığına düşen bir gölge değil midir?
Elbette her normal müslüman gibi “sorun kitapta değil, bendedir” diye düşünerek anlamak için araştırmaya devam ettim. Araştırmamın anahtar noktalarından bir tanesi de Kuran’a getirilen eleştirileri incelemek ve buna verilen cevapları-karşı cevapları incelemekti. Bu noktada, daha önce sapkın ve kötü niyetli olarak bildiğim Turan Dursun ve İlhan Arsel’in yazılarını incelemeye başladım.
Farkettim ki, Turan Dursun ve İlhan Arsel, benim tam olarak formüle edemediğim ve dile getiremediğim problemleri açık ve net ortaya koyup incelemişler. Bu görüşlere cevap niteliğinde yazılmış yazıları okuduğumda ise ikna edicilikten çok uzak olduklarını ve temelde “Biz bilemeyiz Allah bilir, hata kitapta değil bizlerdedir, hikmet vardır, bize sır olarak görünen şeyler vardır” şeklinde , argumentum ad ignorantiam temelli cevaplar olduklarını gördüm. Yani ortada ciddi eleştiriler varken, buna verilen cevaplar hiç de ciddiye alınır cinsten değildi.
Turan Dursun’un çalışmalarının önemli bir bölümü, İslam dininin Kuran’dan sonraki en önemli kaynak olan ve Muhammed’in hayatından hikayelerden meydana gelen Buhari ve Tırmızi’nin hadis kitaplarını içerir. Bu hadis kitaplarında anlatılan ve Muhammed’in hayatına ait doğru (sahih) olduğu düşünülen hikayelerde anlatılan Muhammed figürü, pek de benim beklediğim ahlak timsali, hoşgörü abidesi, sürekli iyilik ve barışı emreden karaktere benzemiyordu. 9 yaşındaki bir çocukla evlenen, şifa olarak tükürüğünü kullanan, deve sidiği içilmesini öneren, Yahudi büyücüler tarafından büyü yapılmış bir peygamber beklediğim, Tanrı’nın seçtiği insanların en yücesi tanımına pek de uymuyordu.
Hadislerin güvenilirliğine bu noktada gölge düşüyordu. Ya hadis kitapları doğruyu söylüyor ve peygamber hiç de sanıldığı gibi birisi değildi, ya da İslam aleminin referans aldığı ve sünnet’i öğrendiği kitaplar hatalar içeriyordu. Peki bu hataları neye göre ayıklayacaktık? Akla yatkın olanlar doğru, olmayanlar yanlış mıydı? Bu tarihsel olarak doğru bir ayıklama metodu değildi. Tarih boyunca akla yatkın olmayan bir çok şey görülebiliyor. Peki nasıl bir ayıklama yapılabilirdi? Sonunda yapılamayacağını ve bu kitapların güvenilmez olduklarına karar verdim. Bu noktada hala Tanrı’nın varlığına inanıyordum ama İslam dinine karşı derin şüphelerim başlamıştı ve günden güne artıyordu zira okuduğum her eleştiri şüphemi artırırken cevap niteliğindeki yazılar daha önce de dediğim gibi temelde “biz bilemeyiz Allah bilir” noktasına varıyordu.
Diğer dinleri de incelemeye başladım. Önce Yeni Ahit, sonra da Eski Ahit. Eski Ahit’te bulunan özellikle Tesniye (Deutoronomy) kısmındaki Tanrı’nın insanlığa ettiği tehditler kanımı dondurdu. Ya da insanların en iyisi olarak seçilmiş peygamberlerin yaptıkları şeyleri görünce hayretler içerisinde kaldım. Bir çoğu bugün ayıplanacak, ya da lanetlenecek ve yapanı hapse götürecek şeyler. Çocuk kadın demeden tüm bir şehri kılıçtan geçireni mi ararsınız, kendi iki kızından çocuk yapanı mı ararsınız, karısını kızdardeşi gibi tanıtıp Firavun’a eş olarak vereni mi ararsınız, hepsi mevcut. Hatta bir noktada “Lütfen Eski Ahit tahrif edilmiş, ilkel insanlar tarafından değişitirlmiş olsun, bu dünyayı ve evreni yaratacak kadar bilge bir tanrı bu türden ilkel fikirlere sahip olamaz” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Eski Ahit’i okurken, Yahudilerin kutsal kaynaklarından Talmud’u da inceleme fırsatım oldu. Sanıyorum daha ırkçı, daha ayrımcı, daha seksist başka bir kitaba hayatımda rastlamadım. Siz “Her Yahudi erkeği sabah kalktığında ‘Tanrım beni iyi ki kadın olarak yaratmadın’ diye dua etmelidir” diyen bir kitabı ciddiye alabilir misiniz? Farkettiğim bambaşka bir nokta ise tüm büyük dinlerin kitaplarının aslında ayrımcı ve seksist olduğuydu. Hepsi köleliği kabul ediyor, hepsi kadınların erkeklere göre daha aşağı olduklarını söylüyordu.
OK , o zaman dinlerin yanlış anladığı ve aktardığı bir şeyler var, ama Tanrı olmadan bu Evren nasıl olmuş olabilir? Kesinlikle Tanrı eski zamanlarda insanlara uyarılar göndermiş ama salak insanlar bu uyarıları kafalarına göre esnetmiş, bozmuş, yoketmiş olmalılar diye düşünmeye başlamıştım. Kısaca, bir Deist olmuştum.
Kısa bir süre boyunca doğu felsefeleriyle ilgili temel bilgiler içeren kitaplar da okudum. Budizm, Jainizm gibi düşünce sistemlerini de inceledim, ama sanıyorum “reenkarnasyon” masalına fazlaca tutundukları için ve bu masal aslında “cennet-cehennem” hikayesinin sadece bir benzeri olduğu için bu felsefelerin de çok makul olmadığını düşündüm.
Elbette yeryüzünde bulunan tüm dinleri ya da düşünce sistemlerini inceleyemedim, ancak en çok taraftarı olan belli başlı dinlere dair temel bilgilere sahip olduğumu söyleyebilirim.
Bu noktada, genel olarak Tanrı felsefesiyle ilgili okuduklarıma geri döndüm ve bunların eleştirilerini de okumaya başladım. Dinlerden bağımsız olarak bir Tanrı karakterinin aslında çok da olası olmadığını düşündüren bir çok yazıya denk geldim. Kuran’daki problemlere verilen cevaplara benzer bir şekilde, bu fikirlere verilen cevaplar da aslında bir kaç ana argümana dayanıyorlardı. Tasarımdan doğan delil, Antropik ilke, cehalete dayalı argüman vs gibi çok da dayanağı olmayan argümanlardı hepsinin temelindeki.
Zaman geçti ve dünyadaki Ateist yazarların daha çok ses çıkarmaya başladığı yıllara geldik. İnternet sayesinde Ateizm’e dair sağlam formüle edilmiş, derli toplu ve gerçekten tutarlı argümanları sıralayan, sorular soran ve forumlar gibi yerlerde din yanlılarıyla tartışan ateistlerin tartışmalarını okudum.
Sanırım kısa bir süre de Agnostik oldum. Zira hala Deist türden bir tanrı fikrinin makul olduğunu düşünüyordum. Aslına bakılırsa hala Deist tanrının var olabileceğini düşündüğüm zamanlar oluyor. Ancak daha önce de bir çok kez belirttiğim gibi, Deist bir tanrı’nın, diğer bir deyişle Evreni yarattıktan ya da var oluşuna yol açan olayları başlattıktan sonra yarattığı şeylerle ilgilenmeyen bir tanrının var olma olasılığı her zaman var. Bu bizim bildiğimiz manada bir Tanrı bile olmayabilir. Bizim Evren olarak bildiğimiz şey, belki de bir tür “karınca çiftliği”dir. Belki çok daha farklı bir boyutta, bir çocuğun yatak odasında beslediği cam fanus içindeki karıncaların dünyası gibi bir şeydir evrenimiz. Ancak bu türden bir evrende yaşıyor olsak bile, bu yaşadığımız hayatın herhangi bir yönünü etkileyen bir şey değil. O yüzden benim araştırıp ilgileneceğim, faydası olacağını düşündüğüm bir hipotez değil.
Sonra farkettim ki, benim Tanrı olmadan var olmuş olması imkansız diye gördüğüm bir çok şeyin nedensel ve bilimsel açıklamaları mevcuttu. Canlıların kökeni, abiyogenez teorileri, Big Bang, ve bir çok başka bilimsel teori ve süreç, yüzyıllardır insanların Tanrı’ya atfettiği şeylere artan bir hızla çok makul ve nedensel açıklamalar getiriyordu. Hiç bir yerde ve zamanda da bilim durup “özür dileriz hata yapmışız, bu olayın nedensel açıklaması yok, bunu Tanrı yapmış olmalı” demiyordu. Kaybeden hep dinler oluyordu.
Yani vardığım noktalar,
Dinler, gerçekten Tanrı’dan gelmiş olamayacak kadar problemli, ve çözdüğünden daha çok problem yaratmış kurumlar;
Din kitapları, her türlü fikri desteklemek için kullanılabilecek, eksikleri ve hataları bulunan, ve aslında insanlığın çok da işine yaramayan kitaplar. İnsanlar tarafından yazıldığı bilinen çok daha işe yarar ve makul kitaplar var.
Peygamberler, insanlığa ahlak örneği olabilecek karakterler değil, yaptıkları bir çok şey bugün asla kabul edilemeyecek şeyler.
Tanrı’nın yaptığı düşünülen şeylerin hemen hepsinin bilimsel açıklaması var, ve bilimsel açıklaması eksik ya da ikna edici olmayan şeylerin ileriki zamanlarda sağlam açıklamalara kavuşma olasılığı, bugüne kadarki gidişatı temel alırsak, çok yüksek.
Tanrı’nın varlığına dair, sağlam çürütülemez kanıtlar yok. Tanrı’nın var olmadığını 100% kanıtlayamasak bile, dinlerin anlattığı şekliyle bir Tanrı’nın olmadığını sanıyorum kesine yakın bir şekilde söyleyebiliyorum.
Bu noktadan sonra okumalara devam ettim, belgeseller izledim, tartışmalara katıldım, dost meclislerinde yakın arkadaşlarıma fikirlerimi açtım. Vardığım Ateizm noktasından beni döndürecek, ya da düşüncelerimi toptan ve en baştan değerlendirmemi gerektirecek bir kanıt, bir argüman ya da buna benzer bir şeye henüz rastlamadım.
Ateist yaşama dair, yani Ateist olduktan sonraki ahlak anlayışım, ölüm hakkındaki fikirlerim, hayatın amacı gibi şeylere dair ileriki zamanlarda ayrı yazılar yazmayı planlıyorum.